• Ana Sayfa
  • »
  • Bilyalı Kağnı Gördünüz mü Hiç?

Bilyalı Kağnı Gördünüz mü Hiç?


Bundan tam altmış sene önceydi. Babamla amcam ortaklaşa bir biçerdöver almışlardı. Daha yeni yeni Çukurova’da biçerdöverler boy göstermeye başlamıştı.

Gerçekte, uçsuz bucaksız Çukurova arazisinin işlenebilmesi için traktörün daha önce boy göstermesi gerekirken, daha yeni yeni ikinci dünya harbinin artçı sarsıntılarının son bulması dolayısıyla, savaş sırası vurguncularının dışında, kimsede traktör satın alacak kadar para yoktu. Büyük çoğunluk bir hafta önce yumurtadan çıkmış ördek yavrusu gibiydi. Yüzmeyi pek ala bilmesine rağmen ortalıkta gölü bir yana bıraktık su bile yoktu.

Halk hükümet ne derse en kısa zamanda ona uyuyordu ama o hükümetler neredeydi?

Ankara’ya vekil tayin edilenlerin halka bakış açıları hemen değişiyor, memur desen kendini ortaçağın derebeyi olarak görüyordu. Halktan dokuz gömlek üstün bir yaşantı içindeydiler. Bulundukları makamda adeta her biri, iki ağzı da kesen birer acem kılıcı gibiydiler. Bir jandarma onbaşısının karşısında tüm köy hazır ol duruyordu.

İşte o gün bahsettiğim o nimetlerden faydalanıp ta bu gün hala onun özlemiyle yanıp tutuşanlardan var meclisimizde. Bunlar, babaları amcaları gibi hala aynı saltanatı sürmek istiyorlar Ve de sürüyorlar.

Çünkü o devirde köyünden şehre gelmeye takati olmayanların, dış devletlerde çocuk okutmayı hayal etmeleri bile güçtü. Okuyanlarda o günün şartlarında devletin imkânlarından ziftlenenlerin çocuklarıydı

Haziran ayında köyde ve çevrede biçilecek ekin kalmayınca, babamla amcam, ekinlerinin hava şartları dolayısıyla bir ay sonra olgunlaşmasından dolayı, biçerdöveri Elbistan’a götürmeye karar vermişler. Yani çifte kavrulmuş yapacaklar. İşte bunun için çekiç kelle Ali namında bir usta nezaretinde biçerdöveri Ceyhan istasyonundan Kapı dere dedikleri bir istasyonda indirmek üzere vagona yükleyip sevk ettiler.

Biz de trenle aynı şekilde Kapı dere istasyonuna gidecektik. Çünkü o zamanlar şimdiki gibi biri gelip diğeri giden otobüs firmaları bir yana, kara yolu yoktu doğru dürüst memlekette. İşte bunun için biz de tren yolunu tercih etmek zorundaydık. Ve de tren yolunu tercih etmiştik.

Amcam, yengem, ben ve benden iki üç yaş daha küçük kızı olmak üzere trene bindik. İlk defa trene biniyordum. Amerika’nın keşfinden sonra kurtuluşu bu yeni kıtada bulan Avrupalıdan hiç bir farkımız yoktu. Sanki bizde yeni dünyaya gidiyorduk. Aklımda kaldığına göre Kapı dere istasyonu Malatya istikametinden gelen tren tünelden çıkıp istasyona geliyor. Sonra kalkışından bir müddet sonra da tekrar tünele giriyordu. Ben de Kapı dere istasyonuna gelinceye kadar dağların altından geçerek gelirken tünelin ne olduğunu öğrenmiştim. Köye dönüşümde bu gördüklerimi birazda abartarak arkadaşlarıma anlatıp hava atacaktım elbette.

Kapı dere istasyonunda trenden indik. Birbirimizi tanımayacak kadar Araplaşmıştık adeta. Amcam benimle dalga geçmek için yengeme dönerek ‘’Gülbeyaz bu Arap çocuğunu tanıyor musun’’ diye soruyordu. Gerçekten de kara trenin karası bulaşmıştı tenlerimize.

Hoppala şimdi de Elbistan’a gitmek için vasıta yoktu. Kapı dere istasyonunda kalmıştık. Bu günkü gibi ne otobüs ne de minibüs var Elbistan’a giden. Epey bekledik. Sonunda bir kamyon geldi. Karoserinin iç tarafına iğreti bir şekilde tahtadan oturacak yerler yaparak, kamyonlarını, insanları tüm eşyalarıyla birlikte nakleden araçlar haline getirmişlerdi. Pratik Türk zekâsıydı bu.

Tangır tungur Elbistan’a akşamüstü varmıştık. Hışımız çıkmıştı adeta. Amcam ‘’öncelikle bir otele gidelim, birer banyo yapıp dinlenelim’’ dedi. Otele gittik. Bize oda ayırdılar. Ama maalesef otelde banyo yokmuş. Yakında bir hamam olduğunu söylediler. Yapacak bir şey yoktu. Kadere boyun eğmek zorundaydık. İşte bizde öyle yaptık

Sonrada odamıza çıkmamız için elektrik olmadığı için amcamın eline bir gaz lambası tutuşturdular. Amcam önde merdivenden düşmememiz için lambayı bizlerden yana tutarak odamıza vardık nihayet. Yengem hemen bizlerin elini yüzünü yıkayıp biraz ağarttıysa da elbette banyonun yerini tutmuyordu.

Başımızı yastığa koyar koymaz hepimiz sızıp kalmışız. Ertesi gün o kadar yorgun olmamıza rağmen erkenden uyanmıştık. Hâlbuki Ceyhan’da olsak bu yorgunluğa karşılık akşama kadar kendimize gelemezdik. Amcam yengeme’ ’Bak Gülbeyaz yayla havası nasıl kendini belli etti’ ’dedi.

Biz Berçenek köyüne gidecektik. Onun için sabahtan amcam araç bulmak için araştırmaya başladı. Ta öğleden sonra o tarafa giden bir kamyon ayarlamış, otele geldi. Eşyalarımızı kamyona yükledik. Biz de Kapı Dere’den geldiğimiz gibi kamyona binip yola çıktık. Sonunda akşamüzeri köye vardık. Bizi orada eğitmen denen bir adam karşıladı. Önce odaya davet etti. Orada ağırladıktan sonrada Kalacağımız eve götürdü. Ağırlama deyince gerçekten güzel ağırlandık. Biz oraya biçerdöverimizle iş yapmaya giden bir ticaret adamı değil de gerçekten bir misafir gibi karşılandık. Bir misafir için ne gibi izzet ikramda bulunulursa fazlasıyla yaptılar.

Yaz tatili olduğu için hiç bir talebe göremedim ama amcamla beraber hemen hemen her gün eğitmenle beraberdik. Eğitmen, gerçekten öğretmen okulu menşeli öğretmen değilmiş zamanlar askerde okuma yazma bilenleri bir kursa tabi tutup asker dönüşü kendi köyünde hiç olmazsa okuma yazma öğretsin diye görevlendiriyorlarmış. Bizim eğitmende kendi köyünün gözü kulağı olmuş hala da bu görevine devam ediyordu. Okuma yazmanın yanında köyün baş danışmanlığını yapıyordu

Dalgalı bir arazisi vardı. Ürettikleri hububattı. Her evde bir kağnı vardı. En çok ses çıkaran kağnıydı makbul olan. Kimin kağnısı daha fazla ses çıkarırsa havasından geçilmezdi.

Ceyhan da benim köyüm onlardan sanırım o zamana göre söylüyorum gelişmişlik açısından elli sene daha ilerdeydi Onlar kağnının çıkardığı sesle gururlanırken bizim köyde de Bursa İnegöl yapısı at arabası sahipleri de tekerleğin takılmış olduğu dingilin fatura gibi olan bölümündeki çampara denilen saç parçasının çıkarmış olduğu sesiyle gururlanıyordu.

Sadece çampara sesiyle değil, sahip oldukları atlarla da birbirine hava atarlardı. Atlar için şöyle bir tekerlemeleri de vardı. Alma alı, Satma kırı, Yağızında binde biri, İlle doru ille doru....

Bizim köyde iki paletli traktör varken ben orada traktör görmemiştim. Biçer hakkı olan buğdayımızı taşıtacak vasıta bulamadığımızdan, Ceyhan’daki köyümüzde, Elbistan’ın Hasan köyünden olan arabacımız Kamile haber gönderip at arabasıyla Berçenek köyüne gelmesi için amcam haber göndermiş. Ve de Kamil bir kaç gün sonra at arabasıyla Berçenek’e geldi.

Yengem arabacımız Kamile nasıl geldiğini sorunca, Kâmil emminin ‘’Gülbeyaz aba öyle yerlerden geldim ki ormanlardan geçerken vallaha göo görünmüyordu diye anlatmasını bu gün söylenmiş gibi hatırlıyorum.

Halil hoca diye biri hariç tüm köy aleviydi. Ama kalemle tarif edilemeyecek kadar iyi insanlardı. Âmâ askere gidenler hariç köyden pek çıkan olmadığından ilkel bir hayat yaşıyorlardı.

Bir gün köyden biri bir kız kaçırmış. Ailesi şikâyetçi olmuş. Berçeneğin bağlı olduğu Çolhan nahiyesinden iki askerle gelen bir jandarma onbaşısı köy odasında iki tarafı da karşısına dikip ‘’size akşama kadar müsaade ediyorum. Kızla oğlan karakola gelip teslim olacaklar’’ diye kesin kararını vermişti. Onbaşının yanında neredeyse piyade tüfeğinin boyunda, kazma sapı olacak boyutta bir sopa vardı. İki tarafta korkudan tir tir titriyordu. Ve iki tarafı da korku sarınca kızla oğlanı bulup karakola getirmişler. Barışıp mutlu sona ulaşmışlar. Bizde akşam komşulardan duyduk.

Aradan neredeyse iki yıl geçmiş olmasına rağmen tek partinin koymuş olduğu kaideler yürürlükteydi. Bu kötü alışkanlıklar paslı çivi gibidir kolay kolay söküp atamıyorsun. Her gün o günleri tenkit eden siyasetçiler, maalesef iktidara geldiklerinde tam bir U dönüşü yaparak tenkit ettikleri o idare tarzının daha beterini uygulamayı mubah saymaya başlıyorlar günümüzde de.

Bizim biçerdöver kırk göz dedikleri yere doğru giden yol kenarında köye yakın yerde ekin biçerken bende oraya gitmiştim.

Köyde en iyi ses çıkaran kağnının sahibi yoldan geçerken kağnısını durdurup bana doğru geldi. Ve’ ’Bu sizin biçerdöverden müthiş ses geliyor. Bunu nasıl sağlıyorsunuz’ ’diye sordu. Bende çocuk olmama rağmen onun

saflığından yararlanarak adama ‘’Gres yağını göstererek o sesi bu çıkarıyor ’‘dedim. Adam benden biraz gres yağı istedi. ’Olmaz bana kızarlar’’ deyince bana yalvarmaya başladı. Bende bir avuç almasına güya göz yumdum. ’Bu yağın adı gres yağıdır. Bu yağı kağnının gıcırdayarak ses çıkaran her tarafına iyice sür. Önce üç dört gün hiç ses çıkmaz. Âmâ sonradan senin kağnının sesinden bütün köy ayağa kalkacaktır.’’ diyerek adamı yolcu ettim. Adam dediğimi fazlasıyla yapmış olacak ki kağnı sular seller gibi gittiği halde kağnıdan hiç ses çıkmıyordu. Bilmeden kağnıyı çeken öküzlere kolaylık sağlamıştım.

Ben üç dört gün demiştim ama bir hafta geçtiği halde kağnıdan ses soluk çıkmadığını gören kağnıcı ne yaptıysa kağnısına eski ses düzenini tutturamamış bir türlü. Kahrolmuş ama neye yarar.

Sonunda bilen birine danışmış olmalı ki, danıştığı kişi bir karış çocuğa mı kandın diye alay etmiş onunla. Anlaşılan onu iyice tahrik etmiş olmalı ki yine köye yakın bir yerde ekin biçmekte olan biçerdöverin oraya gitmiştim. Yoldan geçerken benim kağnıcı, beni orada görünce kağnısını bırakıp olanca hızıyla beni yakalamak için kovalamaya başladı. Biçerdöverin merdiveninden çekiç kelle Ali ustaya sığındım sonunda. O da ne olduğunu pek anlayamadı. Biçer döveri durdurup, adama ‘’Ne oluyor kardeşim el kadar çocuktan ne istiyorsun. Ayıp değil mi’’ deyince ‘’Usta o piç benim itibarımı ayaklar altına aldı koca köyde’’ diye böbrek sancısı tutmuş hasta gibi kıs kıs kıvranıyordu. Adamı yatıştırıncaya kadar akla karayı seçti Ali usta. Âmâ sonunda adamı köye postaladı. Sonrada olayı benden dinleyince Ali usta gülme krizine girdi adeta.

İşte dünya hayatı böyle yükü öküzler çeker, kağnıdan duyarsınız feryadı figanı. Muzipliği ben yaptım. Bizim çekiç kelle Ali usta, adamı ikna etmek için beklide bir saat dil döktü adama .

HOŞÇAKALIN..

  • PAYLAŞ
  • İzlenme : 1086

YORUM EKLE

Misafir olarak yorum yapıyorsunuz. Üye Girişi yapın veya Kayıt olun.