• Ana Sayfa
  • »
  • TÜRKİYE`DE EMPERYALİZM VE ANTİEMPERYALİZMİN KRONOLOJİSİ

TÜRKİYE`DE EMPERYALİZM VE ANTİEMPERYALİZMİN KRONOLOJİSİ


"Önce Amerika" görüşlü Başkan D.Trump ile birlikte Avrupa ve özellikle ABD ile Almanya arasındaki savaş sonrası ilişkilerde bir kötüleşme yaşanıyor.
Avrupa`daki hükümetler kendi çıkarlarını güvenceye almak için etki alanlarına geri dönmeye başladıklarına ilişkin izlenimler veriyor.
Alman Sosyal Demokrat Partisi (SPD), ABD Başkanı D.Trump`ın ulusalcı politikasının, bir tehlike olması yanında Almanya`nın kendi büyük güç emellerini gerçekleştirmek için bir fırsat olduğunu düşünüyor,bu çerçevede partide görev değişiklikleri yapılıyor.
"Eğer Trump Asya ve Güney Amerika ile bir ticaret savaşı başlatırsa, bu bizim için fırsatların önünü açar. Avrupa hızla yeni bir Asya stratejisi üzerine çalışmalı. Amerika`nın boşalttığı alanlar kullanılmalı "düşüncesi gelişiyor.

*
Alman Hristiyan Demokrat Birliği Partisi lideri ve Başbakan A.Merkel` de,
Savaş sonrasında Almanya`nın Naziler tarafından işlenmiş olan suçlardan dersler çıkarttığı, barışçıl bir dış politika benimsediği ve istikrarlı bir demokrasi geliştirdiği propagandasının bir masal olduğunu ortaya çıkarırcasına,
Almanya`nın Ortadoğu`da da belirleyici bir rol oynamasını garantiye almak üzere Türkiye`ye bir günlük bir çalışma ziyareti yapmış bulunuyor.

*
Kılıçlar çekilmiş, ABD emperyalizmine karşı Alman emperyalizmi başta olmak üzere saf tutulmaya başlanmıştır.

A.Merkel, Türkiye`de askeri, siyasi, ekonomik tüm ilişkilerle ulusal, bölgesel terör olaylarını görüşmüştür.
Gündemin en önemli konusu Türkiye`nin; IŞİD`le mücadele kapsamında Almanya`nın İncirlik Üssü`nde bir karargâh kurma inşaatına karşı,
Üste konuşlu Alman Tornado keşif uçaklarının Suriye ve Irak`ta IŞİD ile ilgili görüntüleri paylaşmasına rağmen Kürt hareketlerini gösterir görüntüleri Türkiye`ye vermemesi olduğu söyleniyor.

*
Bu noktada, Türkiye`de ABD emperyalizmin buyruğunda,AKP hükümetinin devlette ve şimdilerde tasfiye edilen FETÖ`nün  derin devletteki iktidarı,
Ve Kemalist ideolojiyi zayıflatmak görevini yapan bir partinin de muhalefeti oluşturduğu yapının;
Terörle mücadele stratejisindeki fiyaskolarının Terör Sorunu`nu önce Kürt Sorunu`na, sonra Kürdistan Sorunu`na erdirdiği bir görünüm ortaya çıkıyor.

*
Kürdistan Sorunu, halkların başka uluslarla birlikte ya da ayrı yaşamaya karar verebileceği, birlikte yaşam ve ayrılma hakkının taraflarca garantiye alındığı noktada Kürt ulus haklarını kapsıyor.
Kürtler, Türkiye`de nufusun dörtte birini, toprağın üçte birini kapsayan alanda ve İran, Irak, Suriye`de bölünmüş Kürdistan`da kendi içindeki çeşitli gruplar yönünden kendisinden başka egemen gücü, kendi üstünde de başka egemenliği kabul etmeyen bir ulus devlet olmanın talebi sürdürüyor..
Şimdi bu talebin üzerinde Alman Emperyalizmi,bütün saldırganlığıyla kendisini gösteriyor.
 
*
Büyük devlet emperyalizmlerinin cirit attığı bu bölgede Kürdistan Sorununun çözülmesinin yegane çözümü antiemperyalist politikalar uygulamaktan geçiyor.
Bakınız, Emperyalizm yaklaşık yüzyıldan beri Türkiye`yi ekonomisiyle ne hallerden ne hallere sürüklemekte,
Ekonominin sergüzeştinde şimdilerde cehalet ve hurafelere dayanan irticaî kesimlerle ve ulus devleti bölmeye yeltenenlerle mücadele etmenin koruyucusu olan lâik ve demokratik hukuk düzenini nasıl kast etmektedir. 
Üstelik her defasında "güncelleşiyoruz" iddialarıyla CHP Kemalizm`i nasıl da iğdiş etmektedir? 

*
I. ve II.Dünya Savaşları neticesinde Pax Britannica yıkılmış yerine Pax Americana kurulmuştu.
Üretimde ve sermayedeki temerküz öyle yüksek bir gelişime ulaştı ki, ekonomik yaşamda belirleyici rol oynayan tekeller oluştu.
Banka sermayesi ile sanayi sermayesi kaynaştı ve finans oligarşisi kuruldu.
Sermaye ihracı, mal ihracından farklı olarak özel önem kazandı, dünyayı kendi aralarında paylaşan uluslararası tekelci kapitalist birlikler doğdu.

*
Bugün yeryüzünün büyük emperyalist devletler arasında paylaşılması halâ sürüyor...
Devletler ekonomik üstünlük sağlamak, ticaret yaptıkları alanları genişletmek için daha daha emperyalizm silahına başvuruyor.
Üstelik ABD`yi, Rusya ve Çin ile karşı karşıya getiren anlaşmazlıkların farklı bir yöne geliştiği bir durum yaşanıyor...

*
1918`de I.Dünya Savaşı`nı sona erdiren Mondros Mütarekesi imzalandığında,
Osmanlı İmparatorluğu`nun Mezopotamya toprakları, Musul hariç Birleşik Krallık işgali altına girdi.​
İtilaf devletleri Nisan 1920`de San Remo Konferansı`nda;​
Osmanlı`nın Asya ve Afrika`da bulunan Arap toprakları üzerindeki tüm haklarından vazgeçmesini, Bağımsız bir Ermenistan ve özerk bir Kürdistan`ın kurulmasını,
Suriye topraklarında iki A tipi manda teşkil edilerek Suriye ve Lübnan`ın Fransa`ya,
Filistin`in Birleşik Krallık idaresine ve Irak topraklarının da Birleşik Krallık mandasına girmesini öngördüler.
Sonra Atatürk, "Bütün soy gururumuzu, Türk olmanın içinde buluruz" dedi.
"Antiemperyalist, Bağımsızlıkçı ve Çağdaş" olmak idealizmi üzerinde Cumhuriyetin ulusal bütünlüğünü belirledi.

*
Türkiye Cumhuriyeti üst üste savaşlar sonucu yıkılmış bir ekonomi ve dış borçları devraldı.
1923`te;
1- Özel teşebbüs esas alındı. Özel teşebbüsün yeterince ele alamadığı sektörler devlet yatırımlarıyla ele alınacak, böylece kalkınma ve sanayileşme hızlandırılacaktı.
2. Devlet teşebbüsleri enerji, madenler, imalat sanayii ve ulaştırma sektörü için sözkonusu olacaktı.
3- Tarımda araştırma amacıyla kurulacak üretim çiftlikleri, sulama, köy yolu gibi yatırımlar devlet tarafından ele alınırken, devlet tarımsal üretimde olmayacaktı.
Bu çerçevede ama Lozan Antlaşmasının öngördüğü liberal bir ekonomi politikasını izlendi...
Ticaret; sanayiye aktaracak yeterli sermayesi olmayan azınlıkların ve levantenlerin elindeydi.
Türklerin çoğu devlet memuru ve askerlik mesleğini seçti.
Çiftçiler ulaşım eksikliğiyle kapalı ekonomi içinde düşük teknoloji ve sermaye ile çalışıyordu.
Yeterli vergi geliri yoktu, gelir sağlamak amacıyla sigara ve içki üzerinde devlet tekeli kuruldu.
Liberal ekonomi ve serbest dış ticaret politikasıyla 1930`a kadar önemli miktarda dış ticaret açıkları verildi...

*
1929 Dünya Bunalımı Türkiye ekonomisini de zorladı, kalkınma ve sanayileşmeye set çekti.
Lozan Antlaşması koşullarının denetlenmemesi fırsatıyla devletçi politikalara geçiş yapıldı.
Türk Parasının Kıymetini Koruma Kanunu ve katı bir döviz rejimi bu dönemde devreye girdi.
İthal ikamesine dayalı, devletin KİT`ler aracılığıyla üretimin doğrudan içinde bulunduğu bir model uygulanmaya başlandı.
1935`ten sonra iki kez 5 yıllık sanayi planı uygulandı ve Türkiye`nin dış ticaret açıkları fazlaya dönüştü.
Üç akım oluştu;
1-Kadro Hareketi, Kemalizm`e "sosyalizm" ile "kapitalizm" arasında 3. yol olarak bakmak istedi.
Kemalist hareketi sömürgeci Batı ülkelerine karşı bir başkaldırı olarak yorumladı. 
2-İsmet İnönü, ekonomik tedbir olarak yoğun ve kalıcı devlet girişimi, devlet müdahaleleri ve kontrolleri talep etti.
3-Celal Bayar iş adamları, tüccar ve sanayicilerle birlikte liberal ekonomiyi, özel teşebbüsü istediler.
Temel alanlarda süratli kalkınma ve sanayileşme sağlamak üzere devletçiliği geçici telakki ederek ılımlı bir devletçiliği önerdiler.

*
1933`te ABD Başkanı F.D. Roosevelt ekonomik buhrana karşı "New Deal" adıyla sosyal yardımlara ve devletin ekonomiye müdahalesine dayanan yeni bir politika getirdi.
Yahu, II.Dünya savaşının ekonomi üzerinde ciddi menfi etkileri oluyordu.
İnönü kısmen savaşın etkilerini,esas itibariyle kendi felsefesi doğrultusunda yoğun bir devletçilik rejimi uyguladı.
Devletin kontrol ve müdahalelerini arttırdı, mesela savaşın finansmanı için servet vergisi koydu. 
Ama giderek Atatürk`ün Cumhuriyet ilke ve inkilaplarını emanet ettiği CHP`nin; ekonomik rejimle ilgili felsefesi ve görüşleri Atatürk`ün ılımlı devletçilik anlayışından ziyade İnönü`nün yoğun, kalıcı ve doktriner devletçilik anlayışının etkisi altında kaldı...

*
1944`te Bretton Woods ile IMF ve Dünya Bankasının, ABD blokuna dahil ülkelerde özel teşebbüsü ve özel yabancı sermaye akımını teşvik etmesi, ithalatın giderek serbestleştirilmesi şartları koşuldu.
1950`de Demokrat Parti ile yeniden liberal politikalara dönüldü.
NATO`ya üye olundu, Yabancı Sermayeyi Teşvik Kanunu, Petrol Kanunu bu dönemde çıkarıldı, tarımda makineleşme  başlatıldı.
DP gerek sınai gerek tarımsal üretimi ve özel teşebbüsü teşvik etmek üzere yoğun alt-yapı yatırımlarını, özel teşebbüs tarafından yüksek sermaye gerektirdiği için ele alınamayan temel sınai ve tarımsal mallar ve ara malları üretimini devlet ve KİT`ler eliyle geliştirdi.
Böylece kamu yatırımları, özel yatırımları teşvik eden bir politika unsuru oldu.
Ama Türkiye 1950`lerin tamamında dış ticaret açıklarıyla karşılaştı...

*
1960 Devrimi ile Türkiye yeniden devletçi politikalar ağırlıklı olmak üzere planlı ekonomi modeline geçti.
Özel teşebbüsün ve İktisadi Devlet Teşekküllerinin yer aldığı karma ekonomi ilkesi benimsendi.
Karma ekonomi daha sonraki yıllarda yoğun devletçi rejim taraftarlarınca kamu kesiminin yoğunlaştırılacağı,Liberal ekonomi yanlıları tarafından ise özel teşebbüsün teşvik edileceği bir rejim olarak yorumlandı.
Kamu kesimi ağırlıklı ekonomi politikası izleniyor, ithalat ikamesi ve sabit döviz kuru rejimi uygulamasına karşın dış ticaret açıkları artarken;Türkiye yine krize düşüp IMF`ye muhtaç duruma geliyordu.
Bu sırada İsmet İnönü, CHP için "ortanın solu" kavramını benimsedi.
Ortanın solu aslında merkez sol terimine tekabül eden ılımlı bir görüştü ama Marksistlerin etkisiyle radikal sola doğru kaydı, Kürt Hareketini de ivmeledi. 
CHP özel teşebbüse, Avrupa Ekonomik Topluluğuna, ABD`ye ve NATO`ya karşıt karmaşık bir konuma dönüştü. 

*
Ne ki, Demokrat Parti ve sonraki Adalet Partisi aydınlardan ve basın özgürlüğünden uzaklaştı.
Adalet Partisinin ekonomik felsefesine karşıt  tutum alındı, politik denge CHP tezine doğru yöneldi.
12 Mart 1971`de askerler muhtıra vererek AP hükümetinin istifasını ve meclis dışından bir reform hükümetinin kurulmasını sağladılar.
Milliyetçi akımı temsil eden MHP, dinci akımı temsil eden MSP gibi radikal sağ partiler de meclise girerek koalisyonlara katıldılar.
MSP Anadolu`daki sanayicinin yanında yer aldı, MHP milliyetçi akımı ise yoğun müdahaleci, korumacı ve devletçi olmak eğiliminde kaldı.
CHP`nin başında bulunduğu hükümet toprak reformu konusunu gündemden düşürdü.
1970`ler istikrarsız koalisyonlar, radikal akımlar ve artan terör olaylarıyla geçti.
Türkiye ödemeler dengesi krizine girdi...

*
1980`de, 24 Ocak kararlarıyla ağır bir devalüasyondan sonra ekonomiye yeniden şekil verildi.
12 Eylül 1980 Askeri Müdahalesiyle eski politikacılara siyaset yasağı kondu.
Yeni kurulacak siyasi partilerin eski partilerle hiçbir ilişiğinin olmaması şartı koşuldu.
1983`te Turgut Özal hükümetleriyle yeniden liberal politikalara dönüldü.
Sabit kur rejiminden müdahaleli dalgalı kur rejimine geçildi ve fiyat denetimlerinden vazgeçildi.
Kamu harcamaları vergi gelirleriyle karşılanamaz hale gelince de  kamu borçlanması hızla artırıldı ve borçlanma asıl finansman aracı oldu.
PKK`ya karşı yürütülen askeri mücadelede ciddi can kayıpları yanında savunma bütçesindeki büyük yükleri dolayısıyla büyüme hızı azaldı.
Bütçe açıklarının hızla artması enflasyonu, enflasyonun artması faizleri ve hepsi birden kamu borçlanmasını artıran bir kısır döngü makinesi haline geldi...
CHP`nin tüm ilkeleri çökertildi...

*
1990’lı yıllar ilginç koalisyonlar dönemidir.
Farklı görüşte ve farklı ekonomik rejim ve politika anlayışına sahip partiler bir araya geldiler.
Nitekim enflasyonun en yüksek noktasına vardığı yıl kriz yaşanan 1994 yılıdır. 
1994`te derin bir ekonomik krize giren Türkiye bir kez daha IMF desteğiyle krizden çıkmayı başardı ama kriz ekonomiye büyük bir maliyet yükledi.
PKK terör olayları arttı, dinci ve bölücü akımlar giderek ekonomik ve politik kuvvet kazandı.

*
2001 ekonomik krizi Türkiye`nin şimdiye kadar yaşadığı en büyük krizdi.
Büyük miktarda IMF desteği alınarak yeni bir döneme girildi
1980`lerde başlayan yüksek enflasyon olgusu düşme eğilimine girdi. 
Özel kesim ağırlıklı ekonomi politikası izlenmeye başlandı.
Dalgalı kur rejimi uygulanıyor, KİT`ler özelleştirilmeye başlanmış ya da üretimdeki ağırlığı kaldırılmıştır, kararları piyasa vermektedir.  
Ne ki, 2008-2009 küresel krizi Türkiye`ye de yansımıştır.
Şimdi dibe doğru giden bir kriz var.
Çünkü 2003-2014`te yabancı sermaye yatırımı girişindeki büyük artış büyümeye pozitif katkı sağlamamıştır.
Yabancı sermayenin önemli bölümü inşaat sektörüne yatırım için gelmiş ve büyümeye bir defalık katkı yapmış ya da yeni yatırımdan çok mevcut tesisleri ve şirketleri özelleştirmelerle satın almak için kullanılmıştır...
Şimdilerde gelen yabancı sermaye kâr transferlerine hız vermiş, yani büyümeye katkı yapmıyor sadece cari açığın finansmanına katkı sağlarken,cari açığa ek finansman sorunu da yaratmaktadır...

*
Artık Türkiye`nin öngörülebilir bir ülke olması için ekonomik onarımlardan çok politik iklimini değiştirmesi gerekiyor.
Hukuk, yargı, mülkiyet hakları gibi sorunları vardır, gerilim yaşanıyor, kutuplaşma ve iç savaş tehlikesi bulunuyor.
Ya da uygulan özel sektörle büyüme modelinde şirketlerin döviz açığı 2011`e göre ikiye katlanmış,
Hane halkı tüketici kredileriyle bankalara borçlandırılmış ve bu borçların yüzde 10`u batıktır...

*
Atatürk ilke ve devrimleri emanetinde olan CHP ise Bülent Ecevit`in "Ortanın Solu", Deniz Baykal`ın Sosyal Demokrat" ve K.Kılıçdaroğlu`nun ağırlıklı olarak "Liberal Sosyal Demokrasi" söylemleriyle güncelleştiğini sandığı noktada, aslında komada bulunuyor.

*
Halbuki bu ülkenin yekpare olarak kalmasının biricik çaresi önce bireylerin "antiemperyalist" olmasından geçiyor.
AKP iktidarı rejimi değiştirmek noktasına gelmiş, Kürtler devletleşme aşamasına gelmişse; neden Kemalizmin "antiemperyalist olmak" ilkesine sarılınmıyor? 
Diğer Yazıları
  • PAYLAŞ
  • İzlenme : 111

YORUM EKLE

Misafir olarak yorum yapıyorsunuz. Üye Girişi yapın veya Kayıt olun.