• Ana Sayfa
  • »
  • İNCİRLİK; ERDOĞAN İLE ALMANYA

İNCİRLİK; ERDOĞAN İLE ALMANYA


Milletvekillerinin İncirlik`te Alman askerlerini ziyaret edebilmeleri konusunda, Türkiye`ye gelen Dışişleri Bakanı S.Gabriel, Dışişleri Bakanı M.Çavuşoğlu ile anlaşmaya varamadılar.
S.Gabriel yaptığı açıklamada "İncirlik daha küçük sorunlar biri, Türkiye ile ilişkiler zor bir döneme girdi" dedi, Almanya İncirlik`ten ayrılma hazırlıklarına başladı...

*
Almanya politikası, "Lebensraum" (hayat sahası) ülküsü ve "Drang nach Osten" (Doğu`ya genişleme) ülküsünden gelişiyor.
Lebensraum ülküsü Almanya`nın DNA`sıdır, geçmişte Almanların Cermen, Rusların Slav olarak birbirleriyle yaptığı savaşlardan besleniyor.
Cermenler, Slavların yaşadıkları toprakları hak etmediğine bu toprakların Büyük Alman İmparatorluğuna yurt yapılmasına inanırdı.
Halihazırda ise Lebensraum; Doğu Avrupa`da Almanya sınırları dışında yaşayan Alman azınlıkların Almanya hakimiyetinde birleştirilmesi ve yeni toprakların kolonizasyonu ile beraber Alman popülasyonunun bu topraklara yerleştirilmesi politikasıdır...

*
Bugün Almanya, siyasi etki araçları vasıtasıyla Habsburg`ların, Bismark`ın ve Hitler`in asırlar boyunca peşinde koşup askeri kuvvetle başaramadıkları Merkezi ve Doğu Avrupa`yı Cermen hayat sahası yapma ülküsünü; ekonomik ve ticari işbirliğiyle gerçekleştirme yolunda büyük mesafe almıştır.
Polonya, Macaristan, Çekya, Slovakya, Slovenya, Bulgaristan, Romanya ve Avusturya kendileri için bir çekim merkezi olan Almanya`nın etrafında bir ticari ve ekonomik blok oluşturmuştur...

*
Almanya Lebensraum ülküsünü gerçekleştirdiğinde "Drang nach Osten" (Doğuya Genişleme) tutkusunu da gerçekleştirecektir.
II. Dünya Savaşı sonunda Polonya`ya bırakmak zorunda kaldığı Oder Neisse hattının doğusundaki toprakları da ekonomik açıdan entegre etmiş olacaktır.
Üstelik, II.Dünya Savaşı sonrasında Hazar`da bulunan hidrokarbon kaynakları, bugün Almanya`nın enerji ekonomisi için "Doğu`ya Genişleme" politikasının temel unsurudur...

Almanya bugün; Kırım`ı ilhakı ve Doğu Ukrayna`daki uygulamaları nedeniyle Avrupa Barışı`nı ihlal etmekle suçladığı Rusya`nın Avrupalılaşmasına ilişkin tükenen umutlarını,
1967`de yürürlüğe konan Sovyetler Birliği ile doğrudan ilişki kurulması, Varşova Paktı ülkeleri ile ilişkilerin normalleştirilmesine dayanan Ostpolitik`i terketmek,
Yerine jeopolitik çıkarlarının ve " Lebensraum- Drang nach Osten" ülküsünün yönlendirdiği bir siyasete yönelmeyle karşılıyor...

*
İşbu çerçevede Erdoğan hükümeti ile Türkiye ve Almanya arasında ilk sorun;
Alman Federal Meclisi`nin, 2016`da Ermenilerin 1915 olaylarıyla ilgili iddialarını "soykırım" olarak tanımlayan karar tasarısını kabul etmesiyle başlıyor...

*
Zaten ABD; Hazar Havzası ve Orta Doğu kaynaklarından talebi doğrultusunda, güvenlik alanında ortağı ve dengeleyici güç olma stratejik işbirliğinde olması gereken Rusya ile sorunlar yaşamaktadır.
Rusya: yakın çevresini kendi çıkar alanı olarak,
ABD: Kafkasya ve Ortadoğu`yu sorumluluk alanı olarak gören bir politika izliyor.
Almanya ise müttefiki  ABD ile ilişikli, hem Batı`daki statüsünü güçlendirme yönünde bir gidişat sergiliyor hem de Orta Doğu ve Güney Kafkasya`yı da çıkar alanları olarak görüyor.

*
ABD ve Almanya, sanki bölüşmüşler gibi ayrı ayrı bölgelerdeki çıkarlarını korumak için siyasi etki araçlarından yararlanıyor.
Bu araçlar dış yardım, demokrasi ve insan hakları talepleri şeklinde kendini gösteriyor.
Almanya için bu görevi hepsi bir siyasi partiye bağlı olan vakıflar yapıyor... 
Mesela Konrad Adenauer Vakfı Hıristiyan-Demokrat Birliği`ne:Friedrich Ebert Vakfı Sosyal-Demokrat Parti`ye: Henrich Böll Vakfı Yeşiller Partisi`ne:Friedrich Naumann Vakfı Özgür Demokrat Parti` ye: Hans Zaidel Vakfı Hıristiyan-Sosyalist Birliği`ne: Rosa Luksemburg Vakfı Sol Parti`ye yakınlığı ile tanınıyor...
Ama çıkarı olan güçlerin dış yardımlarının da, demokratikleşme taleplerinin de sonuçta kendi hırslarına hizmet etmekten başka bir işe yaramadığına dikkatinizi çekmek gerekiyor.

*
Nitekim Almanya, siyasi etki araçları vasıtasıyla "Enerji Ekonomisi"ni belirlemek üzere;
1- Hazar Havzası bölgesinde etnik ve toprak sorunlarıyla örtüşen, bu yüzden boru enerji hatlarının yönüyle ilişkin sorunlar oluşan; 
Batı-Doğu (Bakü, Tiflis, Ankara-Washington) ve Kuzey-Güney (Moskova, Yerevan, Tahran) bloklaşmalarında etkin olmanın mücadelesini veriyor.
Almanya`nın Ermenistan ile ilgisi bu noktadan başlıyor.
2- Ayrıca  ABD, Suriye`nin yeniden inşasında Kürtlere dayanan bir politika yürütürken,
Almanya enerji ekonomisi politikasını Güneydoğu Anadolu`da Kürt Hareketi ve Kuzey Irak Kürt Bölgesi Yönetimi üzerinde şekillendiriyor...

*
Almanya`nın Ermenilerin 1915 olaylarıyla ilgili iddialarını "soykırım" olarak tanımlayan kararı,Türkiye`yi çok zor durumda bıraktı.
Soykırımı kabul eden ülkelerin I.Dünya Savaşı`nda Türkiye`ye düşman olması fakat Almanya ve Türkiye`nin müttefik olması noktasında;
Federal Meclisi`n "bu bir soykırımdı ve bizim de bu soykırımda rolümüz vardı" demesi, daha o günlerde Türkiye`nin yalnız kalacağı anlamına geliyordu.
Erdoğan Türkiye`sinin Ortadoğu politikası çoktan çökmüştü, Federal Meclis`in kararıyla  birçok ülke de Ermenilerin 1915 olaylarıyla ilgili iddiaları için "soykırım" algısı uyandı.
Türkiye AB üyeliği politikalarında yalnızlaşırken,... Erdoğan Almanya`ya bağırmaya başladı...

*
O sırada Der Spiegel dergisi, Alman Dış İstihbarat Teşkilatı`nın Türkiye`nin üst düzey yetkililerinin telefon görüşmelerini dinlediğini iddia etti.
Almanya, Türkiye`nin devlet kurum ve kuruluşlarını; 1976`daki sağ-sol çatışmaları ve iç savaşı andıran durum ve sonra A.Merkel liderliğinde şimdiki hükümet tarafından 38 yıldır dinliyordu, haber yalanlanmadı.

*
Öyleyse Almanya; ABD`nin özellikle 12 Eylül 1980`den itibaren Türkiye`yi nasıl  yoğun olarak ekonomik, siyasal, ahlakî, kültürel ve sosyal alanda  çürütme sürecine soktuğunu,
Ulusal değerlerin nasıl ayaklar altına alındığını, nasıl  çarpık bir ekonomik yapı ardından toplumsal dokunun tahrip edildiğini,
Nihayet yıllar içinde oluşturulan insan sermayesi ve kişiler arasındaki sosyal sermaye yatırımından AKP+ F.Gülen`in nasıl iktidar yapıldığını,
Bunlara bağlı islamcı kadro hareketinin nasıl devletin elit kadrolarını tüm yapılardan sildiğini,
Ardından Cumhuriyetin antiemperyalist, bağımsızlıkçı, çağdaş karakterinden yükselen ulus devlet yerine,
Milli İstihbarat Teşkilatı merkezinde; nasıl Türkiye`nin demokratikleşmesini yöneten ABD/CIA, Kürtlerin demokratikleşmesini yöneten İsrail/MOSSAD, askeri yöneten NATO unsurlarının emrinde bir parti devleti kurulduğunu tüm belgeleri çerçevesinde biliyordu...
Erdoğan`ın desibeli giderek artıyordu...

*
Sonra Mart 2016`da AB ile Türkiye arasındaki Mülteci Zirvesi`nde vizelerin kaldırılmasını da içeren bir çalışma yürütülmesinde mutabık kalındı.
Türkiye mülteci kriziyle mücadelede işbirliği yapmak için tüm AB üyesi devletlerden, Güney Kıbrıs tarafından veto edilen müzakere başlıklarının açılmasına yönelik açık taahhütlerini talep etti.
AB ise vize muafiyeti verilmesi için 2013 yılında kararlaştırılan ama Güney Kıbrıs`ın vetosuna takıldığı için henüz hiçbir ilerleme kaydedilmeyen 5 madde için Türkiye`nin dikkatini çekti.

*
AB; o günden beri Türkiye`den " tüm AB ülkeleri" vatandaşlarına ayrımcılık yapmaksızın Türk topraklarına vizesiz giriş hakkını tanımasını istiyor;
Ama "Tüm AB ülkeleri"  vurgusu, Türkiye`nin devlet olarak tanımadığı Güney Kıbrıs`a işaret ediyor.
Mesela vize işlemlerinde Türkiye`nin "Güney Kıbrıs Rum Kesimi" ifadesi yerine "Kıbrıs Cumhuriyeti" ifadesini kullanması gerekiyor...
"Kıbrıs Cumhuriyeti" ifadesini kullanmak ise hem "Rum egemenliğini kabul etmek" hem de "Kıbrıs sorununun" ortadan kalkması anlamına geliyor... 
Bir diğer madde "Terörle Mücadele Yasasının" AB müktesabatına uygulanmasıdır...
Ne ki, Erdoğan anlaşmanın bu püf noktalarından bahsetmiyor, Almanya ve AB`yi anlaşma gereği Türkiye`ye 3 milyar euro`yu vermemekle ağır bir şekilde eleştiriyor, hatta Avrupa`yı bir mülteci akınıyla da tehdit ediyordu ki;

*
Bu kez de birçok hükümetin, Suriye İç Savaşının siyasi çözümüne katkı koymak için savaş suçları ve insanlık suçlarıyla ilgili  sistematik kanıtlar topladığı ortaya çıktı.
Esad`ın savaş suçları ve insanlık suçları iddialarıyla ilgili kanıtlar toplandığı gibi mesela Recep Tayyip Erdoğan aleyhinde; 
Almanya`nın, Bağımsız Uluslararası Soruşturma Komisyonu [Independent International Commission of Inquiry on Syria -IICIS] ve bazı sivil toplum kuruluşu ile birlikte kanıtlar topladığı anlaşıldı.
Almanya Başbakanı A.Merkel, Suriye`de savaş suçu ve insanlığa karşı suç işlemesinin asla göz ardı edilemeyeceğini açıkça belirtiyordu,
Ama Erdoğan`ın sesi de Almanya parlamentosunda yankılanıyordu...

*
Türkiye geçen Temmuz`da askeri darbenin acı verici deneyiminden geçti.
Başta Almanya, R.T.Erdoğan`ın ABD`nin Mısır`dan sonra Türkiye`de de İslamcı ideolojiyi siyasi misyon olarak kabul edenlere karşı çizdiği çerçeveyi gördüğünü,
Muhammed Mursi, Fethullah Gülen derken tasfiye sırasının kendisine geleceğini bildiğine inanıyordu.
ABD/NATO`nun "başarısız olması plânlı darbe girişimi" ile F.Gülen cemaati Türkiye`de kök saldığı her alandan sökülüp atılmaya başlandı...

*
Almanya, AKP hükümetinin orantısız tepki vermesini ve önlemlerin bir çoğunu eleştirileri zayıflatma ve Cumhurbaşkanı Erdoğan`ın iktidarı ele geçirme amacına hizmet ettiğine inandı.
Meclis Soruşturma Komisyonu da darbenin arkasındaki gerçekleri ortaya çıkarmak için değil, darbenin kontrollü bir darbe olduğunun üstünü kapatma görevi yapıyordu.
Yoksa darbe bizzat Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından mı sahnelenmişti?
Öyleyse o 15 Temmuz şehitleri? 
Neden Erdoğan, her türlü hukuksuzluğu Gülen Dosyasına iliştiriyordu?
Neden, deliller eksikti ya da Savcılık iddianameleri  birbirlerini tamlamıyordu? 

*
Almanya, Erdoğan hükümetinin OHAL ilanıyla demokrasi, hukukun üstünlüğü, kişisel özgürlükler ve konuşma özgürlüğü ile ilgili ihlallerini endişe ile izliyordu.
İslamcı Erdoğan; NATO, Almanya ve AB ülkelerine karşı Temmuz Darbe Girişiminin üstündeki belirsizlikleri kaldıramıyordu.
Almanya; Darbe girişimiyle ilgili kanıt yükünün kaybolduğunu ve Türkiye`deki bağımsız yargının geçmişe ait bir hale geldiğini savunurken,
Erdoğan hakaretler ediyordu... 

*
Almanya, Türkiye`nin OHAL ortamında yapılan 16 Nisan referandumunda demokratik siyasetin esasına aykırı olduğunu,
Referandumda mevcut parlamenter demokrasiyi kaldırıp bir cumhurbaşkanı sistemi ile değiştiren bir dizi anayasa değişikliği onaylanmasını gerekli kontroller ve dengeler olmaksızın bir "Tek Adam Başkanlık Sistemi" kurmayı amaçlanmasını,
Bunun Avrupa Konseyi`nin demokrasi konusunda danışma organı olan Venedik Komisyonu kararlarına aykırı olduğunu ilan etti.

*
Üstelik Türkiye, AB üyeliği için şart olan Kopenhag ve Maastricht kriterlerini de yerine getirmiyordu.
Bu gelişmelerin tümü Cumhurbaşkanı Erdoğan ve hükümetinin üyelik müzakerelerinin temelini yok ettiğini gösteriyordu.
Türkiye demokrasinin mevcut durumuyla AB`ye tam üyeliği gerçekçi değildi...
Önce Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi, Türkiye`yi denetim sürecine aldı.
Ardından AB Dışişleri Bakanları da Malta/ Valletta`da bir araya geldiler ve Türkiye`nin AB ile üyelik müzakerelerinin kesilip kesilmemesi konusunda hararetli tartışmalar yaptılar ve sessizce bir karar aldılar:

*
Türkiye ekonomisi ve siyasetindeki zararların AB ülkelerine yansımasını kompanse etmek,
Bu sırada Türkiye`nin küresel sistemin santrifüj kuvvetleriyle sarsılması,
Yeniden AB`nin istisnaî siyasi ve ekonomik gücünü hissederek kararlılığını pekiştirmesi,
Yapısal bir dizi reformlardan geçerek  düzene  girdikten sonra,
Yeniden küresel ekonomiye entegre edilmesine yani tecrid edilmesine yol verdiler...

*
Erdoğan hâlâ bağırıyor ve şimdilik Almanya İncirlik`ten çekiliyor...
Keşke Erdoğan sert çıkışlarını; yakın-uzak çevrede ve içte birbirine düşman fikirler, ideolojiler, kavramlar arasında Türk devletinin mevcudiyetini millet için bir kurtuluş, bir hayat koşulu sayan Kemalist ideoloji doğrultusunda yapabilseydi...
Diğer Yazıları
  • PAYLAŞ
  • İzlenme : 77

YORUM EKLE

Misafir olarak yorum yapıyorsunuz. Üye Girişi yapın veya Kayıt olun.