EMMANUEL MACRON


Fransa`da cumhurbaşkanlığı seçimleri ilk turunda iki büyük parti Sosyalist Parti (PS) ile Cumhuriyetçiler (LR) tarihi bir şekilde yarış dışı kaldı.
Seçimlerin ikinci turunu Marine Le Pen`e karşı açık bir biçimde kazanan Emmanuel Macron, bugün Fransa`nın 8. Cumhurbaşkanı`dır.

*
Marine Le Pen, Fransa`nın II. Dünya Savaşı`ndaki Nazi işbirlikçisi rejiminin mirasçısı neo-faşist Ulusal Cephe`nin adayıydı.
Kampanyasında D.Trump`ın milliyetçi "Önce Amerika" savaş ve korumacılık programıyla seçilmesini övdü.
Ülkesinin başlıca ticaret ortağı Almanya`ya en fazla ekonomik zararı vermek için AB`den ve Euro para biriminden vazgeçmenin çağrısını  yaptı.
Sosyalist Parti`nin ilan ettiği olağanüstü hali ve kitlesel elektronik casusluk aygıtını;
Bir polis diktatörlüğü altında göçü yasaklamak, toplu baskınlar gerçekleştirmek üzere kullanacağını açıkladı.

*
Ne ki; Fransız Bankacılık, Silah, Enerji, Finans, Gıda, İlaç sektörleri egemenlerinin büyük kısmının işaret ettiği,
PS`nin de desteğini alan  E. Macron Cumhurbaşkanı oldu.
Aslında Macron; FN`nin bir alternatifi değil, Berlin ve Washington`daki Demokratik Parti`nin müttefikidir.
O, NATO`nun Suriye`ye, Kuzey Kore ve Rusya`ya karşı, nükleer silahlı güçler arasında savaş kışkırtma tehdidi yaratan savaş yönelimini destekliyor.
Zorunlu askerliğe dönülmesi çağrısı yapıyor.

*
İçeride ise olağanüstü hali sürdürmek ve bunu PS`nin nefret edilen iş yasasıyla birlikte toplu sözleşmeleri,
Avrupalının 20. yüzyılda kuşaklar boyu mücadeleyle kazandığı sosyal hakları paramparça etmek için kullanmak istiyor.
Onun Bakan olarak hizmet ettiği F.Hollande hükümeti; geçtiğimiz yıl Çalışma Bakanı Myriam El Khomri`nin hazırladığı,
"El Khomri" yasası olarak adlandırılan yeni çalışma yasasına protesto ve grev hakkını kullananların üzerine saldırmak üzere polis sürülerini göndermişti.
Ama protestolar giderek kıta genelinde halk kitleleriyle buluştu, AB`nin kemer sıkma politikaları reddedilmeye başlandı.
Olaylar hızla Avrupa`nın derin siyasi krizini açığa çıkardı.

*
Bu bakımdan E. Macron, ne neo-faşist diktatörlüğe karşı demokrasinin, ne de aşırı sağa karşı halkların sosyal haklarının samimi bir savunucusudur.
Üstelik O, milliyetçiliğin ve savaşın açık fikirli bir karşıtı da değildir.

Aslında "Bir Macron Portresi"; Uluslararası Para Fonu, Avrupa Merkez Bankası ve diğer mali kuruluşların,
2008 küresel mali krizden, 2012 Euro krizinden ve çift dipli durgunluğun ikinci evresinden beri,
Avrupa ülkelerinden örtülü bir şekilde yapısal reformlar talep etmesi sürecinin bugüne yansımasının sonucudur.

*
2000 Mart`ında Avrupa Birliğine üye 15 ülkenin bakan ve başbakanları, Portekiz/Lizbon`da Avrupalı halkların kaderini belirleyen stratejik bir karar aldılardı.
AB`nin 2010`a kadar dünyanın en güçlü ve dinamik ekonomik bölgesi olması için "Avrupa`nın Sosyal ve Ekonomik Yenilenmesi" adlı bir reform paketi üzerinde odaklandılar.
Paket, Soğuk Savaş döneminden sonra tek kutuplu bir dünyada ne kadar sosyal hak varsa, hepsinin bir bir ortadan kaldırılmasıyla ilgiliydi.
Tarihe "Ajanda 2010" olarak geçti...

*
Ajanda 2010 hedeflerine nasıl varılacağı 2002`de İspanya/Sevilla`da belirlendi.
Çalışma saat ve ücretlerinde, işten atılma konusunda, işsizlik sigortasında, emeklilik konusunda, eğitim ve sağlıkta, kazanç ve gelir vergisinde;
Çalışanlar aleyhinde ve işveren lehinde kısıtlamalar öngörüldü. 
Almanya, Fransa, İtalya, Hollanda ve daha bir çok ülkede sosyal kıyım önerileri "Reform" adıyla servise konuldu.

*
İlkin 2003`te Almanya`da Başbakan Schröder, işsizler ve sosyal yardım alanlar tarafından "yoksulluk Yasası" adı verilen,
Reform Komisyonu Başkanı Peter Hartz`ın adıyla anılan ,kapsamlı biçimde sosyal kısıtlamaları gerçekleştiren Hartz Yasalarinı yürürlüğe koydu.
Doğrusu, Almanya gibi bir ülkede sosyal güvence sisteminin alt üst edilmesinde kitlesel protestonun en alt düzeyde tutulmasını başarmak,
Ancak Schröder`in sosyal demokrat partisinin başarabileceği bir olaydı!
Çünkü yapısal reformlar iddia edildiğinin tersine ne işsizliği ortadan kaldırmak ne de bütçe açıklarından dolayı yapılıyordu
Bu yasaların zengini daha zengin, fakiri daha fakir ettiği çok açıktı.

*
Asıl hedef kapitalizmin işine gelmeyen toplumsal kesimleri açlıkla baş başa bırakmak,
Böylece sosyal devlet denen olguyu geçmişte bırakarak, üretimin devamı için ihtiyaç duyulan iş gücünün aç kalmamak için çok ucuza çalışmaya boyun eğmesini sağlamaktı...
Halklar soyulup, bir bütün olarak kapitalizminin kârlılığı yükselirken, askeri gücü arttırılan Avrupa dünyanın sömürülmesinden daha çok pay alacaktı...

*
Nitekim, 1999`da NATO`nun Yugoslavya`ya karşı saldırısına katılmakla birlikte başka ülkelere de askeri müdahaleler yapma hazırlığında olan Almanya`nın,
Hartz yasaları ardından 6 yılda askeri giderleri 10 kat artarak 1.8 milyar euro`ya çıktı.
Almanya 2020 yılına kadar silahlanma için 7.5 milyar euro harcama öngörüyor.
80 milyonluk Almanya`da, nufusun 1 milyondan azı toplam servetin yüzde 70`ini elinde bulunduruyor...

*
2016 Nisan`ında İngiltere`de Bütçe Sorumluluğu Ofisi`nin yayınladığı raporda,
Cameron hükümetinin kemer sıkma gündeminin arkasındaki ekonomik itici güçler ve bu programa Jeremy Corbyn önderliğindeki İşçi Partisi`nin desteği açığa çıkmıştı!
Rapor, 2008 küresel mali krizin patlamasından sekiz yıl sonra, 
Ekonominin ve kamu maliyesinin görünümünün bariz şekilde zayıf olması, zayıf üretkenlik artışının devam etmesi ve gelecek beklentileri için karamsarlığın oluşması gerekçesine dayandırılmıştı.
Bu, ekonominin durgunlaşmaya devam etmesi ile birlikte İngilizlerin sağlık, emeklilik maaşları ve sosyal hizmetlere yönelik kamu harcamalarının, kaynak mevcut olmadığı gerekçesiyle daha fazla kesileceği anlamına geliyordu...

*
Bu eğilimler Avrupa`da ki ülkeler gibi Japonya`yı ve Avustralya`yı da etkiledi.
Bir zamanlar olduğu gibi yatırım ve altyapı harcamaları ekonomisine toptan destek sağlanamayan Çin`de etkilendi.
Çünkü bugün krizin atlatılmasını sağlayacak sayıda iş olanakları ortaya çıkarılamıyor;
Ne işçi alımının yalnızca kâr kaygısında olan kapitalistlere bırakılması ne de otoriter hükümetler,
İşsizlik, düşük ücret ve daha  fazla çalıştırmayı, borç esaretini, haciz ve tahliyeleri, aşırı yoksulluk artmasını engelleyemiyordu.
Sorun "Kapitalizmin nihaî krizi" olarak adlandırıldı.

*

Ama" Kapitalizmin nihai krizi"; işte bugün Fransa`da AB yanlısı Emmanuel Macron`un şahsında olduğu gibi ifadesini militarizmde, devletin güçlendirilmesinde ve sosyal hakların geriletilmesinde buluyor. 
Çünkü kapitalist siyaset kampanyasının ideolojisi çökmüştür.
İlerici politikacılarla muhafazakârlar arasında gerçek bir farklılığı görmek çok zor hale gelmiştir...
Bu bugünün dünyasının temel sorunudur.
Ey Emmanuel Macron!
Diğer Yazıları
  • PAYLAŞ
  • İzlenme : 117

YORUM EKLE

Misafir olarak yorum yapıyorsunuz. Üye Girişi yapın veya Kayıt olun.