Davulun Sesi


Yaklaşık iki aydır, İran Velayet-i fakih rejimi,
Ya da oniki imamın temsilcisi sayılan dini önderin bütün yürütme ve yasama işlerinde son söze sahip olmasına dayanan Şii Rejimi;
İki önemli gelişmenin yansımasından olumlu yönde etkileniyor.

*
İlki, Çin Komünist Partisinin 19. Ulusal Kongresi`nde Başkan Xi Jinping`in ikinci beş yıllık dönem için yeniden seçilmesidir.
Bu Çin`in mevcut kalkınma yaklaşımının gelecek beş yıl boyunca sürekliliğine bir işaret sayılıyor..
Şii rejimi, Çin`de gelişmeleri  kendi ekonomik büyümesinin ilerletilmesinde uygulanması gereken örnek olarak karşılıyor.
Çin modelinin, İran Şii rejiminin radikal ve zor ilkelerini sürdürebilmesinde yardımcı olduğu, halkı yatıştıran ekonomik büyümeye imkân verdiği düşünülüyor...
İran, Çin ile dayanışmasını geliştiriyor.

*
Diğeri, Şii rejimininin bütün aydınları ve politikacılarının;
İran`daki mevcut siyasi durumun, Rusya`nın 1991`deki büyük çöküşünün arifesinde yaşadığı tarihi dönem ile tamamen benzer olduğundan hareketle,
SSCB`yi Batı kapitalizmine karşı büyük bir sanayi ulusuna dönüştüren Bolşevik Devrimi`nin 100.yıldönümünde bir görev yüklenmeleridir.
Onlar İran medyasının Tahran`ın siyasi ve askeri gücünün zirvesinde bulunduğu iddialarına rağmen,
Ülkede ahlaki düşüşe neden olan yaygın yönetim yolsuzluğunu gösteren güçlü işaretleri esas alıyorlar.
Bölgede "Balkanlaştırma" ajitasyonunun Ahvaz Araplarını, Baluch halkını, Kürtleri, Azerileri, İran Türkleri gibi azınlıkları kolayca etkilediğini, 
Bu gerçekle İran`da yeni siyasi çizgiler çizildiğini nitekim azınlıkların hakları için bütün aktivistler ve milliyetçi hareketlerin bir araya geldiğine dikkat çekerek;
1991`de Sovyetler Birliği`nin Gorbaçov yönetiminde rejim, güvenlik ve siyasi zenginliklerinin en yükseğindeyken,
Nükleer silahları, doğal ve insan kaynaklarının yanı sıra diplomatik ve siyasi becerilerin de olmasına rağmen nasıl çöktüğünü tüm İran`a anlatıyorlar;
İran`da bir çöküşün yaşanması halinde Ortadoğu`nun göçeceği konusunda uyarılarda bulunurken, Pers özgüvenini parlatılıyorlar. 

*
Üstelik İran; Ortadoğu`da Suriye ve Irak`taki istikrarsızlık sonucunda büyük etki gücüne ulaşmıştır.
Son bir kaç hafta içinde önce Veliaht Prens M.bin Salman`ın  bir Suudi güç konsolidasyonu yapmasıyla yerel ve bölgesel karışıklık yaratması,
Sonra Lübnan Başbakanı Saad Hariri`nin Suudi topraklarında istifa ederken tüm bölgeyi İran`a dahil etmesiyle İran`ın etkisi giderek pekişmiştir... 

*
İran`ın özgüveni, askeri ve siyasi etki gücü son birkaç ayın gelişmeleri ile güçlenirken,
ABD`nin İran`a yönelik 1979`dan beri yürürlükte olan " Kapsamı Sınırlandırma" politikasının,
İran`ın bölgedeki gelişmesini pek de durduramadığı açıktır. 

*
İslam Devrimi`nden beri İran, bölgedeki çatışmaların ve istikrarsızlığın avantajlarından yararlanma stratejisini kimi zaman şiddetle uyguluyor.
Bugün İran aynı anda birden çok cephede vekalet savaşları yürütüyor.
Tahran`dan Beyrut`a "Şii Koridoru"nda her zamandan daha iyi korunuyor.

*
Ama  bölge giderek ısınıyor; Lübnan`da Hizbullah ve Suriye`de İsrail ile bir çatışma potansiyeli oluşmuştur.
Yine de Hizbullah bir çatışma için İsrail ile ilgilenmiyor çünkü örgüt Suriye`de çok savaşçısını kaybetmiş ve mali açıdan zordadır.
Bu yüzden Hizbullah örgütünün ancak İran`ın İsrail`e bir savaş açması ya da  Lübnan Başbakanı Saad Hariri`nin " Hizbullah Lübnan devletinin savunma gücünün bir parçası" ifadesi doğrultusunda İsrail`in "Üçüncü Lübnan Savaşı"nı başlatması halinde bir savaşta olabileceği düşünülüyor... 

*
Suriye`de ise durum farklıdır; burada İran "ikinci bir Hizbullah" kurma niyetini saklı tutmuyor.
Zaten Suriye ve Irak`ta  kendi otoritesine bağlı hem Esad rejiminin hemde Merkezi Irak hükümetinin desteklediği ve esas amacı zamanında İsrail`e saldırmak olan güçlü bir Şii milis gücü bulunuyor. 
İsrail Savunma bakanı da dahil olmak üzere üst düzey yetkililer buna asla izin vermeyeceklerini açıklıyor...
Ancak İsrail`in hukuken yapacağı şey; Golan Tepeleri sınırından 10-15 km. mesafede bir hat teşkil etmek ve orada herhangi bir yabancı varlığa müsaade etmemekten öteye gitmiyor. 

*
Ne ABD`nin İran`a yönelik "Kapsamı Sınırlandırma" politikası ne İsrailli yetkililerin kuru sıkı tehditleri İran`ın durdurmuyor.
Iran kazanmaya devam ediyor;
İşte Kuzey Irak`tan Türkiye`ye giden boru hattının kullanımı konusunda Kürt bölgesel yetkilileriyle anlaşmazlık sürdüğü için,
Bağdat hükümeti Kerkük petrol sahalarından çıkarılacak üretiminin büyük bölümünü bundan sonra Irak`taki rafinerilere yönlendirmek üzere harekete geçmiştir.
Irak, yakın gelecekte günlük 30 bin varil ham petrolü Kerkük`ten İran`ın Kermanşah Rafinerisine sevk edecektir.

*
Bu durumda sadece Suriye ve Irak`ın geleceğine ilişkin kapsamlı bir Amerikan-Rus anlaşmasının Ortadoğu`da barış için gerekenleri yapabileceği bir noktada bulunuluyor.
Bu nedenle bölge ülkeleri tüm diplomatik çabalarını yoğunlaştırmalı ve ABD ile Rusya`nın kapsamlı bir paket anlaşmaya ulaşması teşvik edilmelidir.
ABD ve İsrail, İran nükleer anlaşmasıyla uğraşmayı bırakmalı ve sadece erişilebilir konularla ilgilenmelidirler.

Bölgenin en büyük ülkesi Türkiye`de ise başka bir sorun yaşanıyor. 
AKP Genel Başkanı R.T.Erdoğan; 15 yıldan beri muhatap olduğu ama şimdi Cumhuriyet tarihinde hiç kimsenin karşılaşmadığı boyutta "Yolsuzluk" suçlamalarıyla karşı karşıyadır.
Halbuki Türkiye cari açığını, uluslararası mali piyasalardan ya da doğrudan dış yatırımla finanse edebilmek zaruretiyle başbaşadır.
Bu yüzden Türkiye, herşeyden önce hukukun üstünlüğüne dayalı, insan haklarına ve temel hak ve özgürlüklere saygılı, demokratik, kurumsal ve öngörülebilir olmak zorundadır. 
O nedenle Recep Tayyip Erdoğan`ın düştüğü meşruiyet krizinden çıkmasının hiç bir olanağı bulunmuyor.

*
İyi ki; ABD`de, Rusya`da, İsrail ya da İran`da bir Recep Tayyip Erdoğan daha yoktur... 
Diğer Yazıları
  • PAYLAŞ
  • İzlenme : 84

YORUM EKLE

Misafir olarak yorum yapıyorsunuz. Üye Girişi yapın veya Kayıt olun.